top of page
  • Yazarın fotoğrafıDr. Özkan Düzçeker

Diyabet (Şeker Hastalığı)



Diyabet kısaca kandaki glukoz (şeker) düzeylerinin inatçı biçimde yüksek düzeylerde kalması durumudur. Vücudun karbonhidrat, yağ ve protein kaynaklarını doğru kullanamaması söz konusudur. Yani bozulan sadece şeker düzeyleri değildir. Glukoz en temel enerji kaynağımızdır ancak dokularımız (karaciğer, yağ dokusu, kaslar gibi) bu molekülü hücrelerine alabilmesi için pankreastan salgılanan insülin hormonuna ihtiyaç duyarlar. İşte bu hormona ilişkin en temel hastalık olan diyabet bazen insülin üretim yetersizliği (Tip 1 diyabet) veya insülin duyarsızlığı (Tip 2 diyabet) şeklinde karşımıza gelir. Kronik yani süreğen bir metabolik hastalık olan diyabette sorunlar kontrolsüz yüksek seyreden şekerin damarlarda oluşturacağı hasarlara bağlı gelişir. Özellikle göz, böbrek, sinir dokusu, beyin, kalp ve dolaşım sisteminin etkilenmesi, bu organlarda sıklıkla geri dönüşüm şansı olmayan tabloların gelişmesine neden olmaktadır. Yeterli sıklık ve düzeyde takip edilmeyen vakalar bu hedef organların işlev kaybı ile geç dönemde yaşam kalitelerinin bozulmasıyla karşı karşıya kalmakta, ayrıca daha ağır ve pahalı tedavilerle şifa aramaktadırlar. Bu nedenle doğru ve zamanında tanı, kan şeker düzeninin hızla sağlanması, sonrasında başta HbA1c olmak üzere metabolik değerlerin hedef değerlerde tutulması çok önemlidir.



Tipleri nelerdir?


Öncelikle belirtmek isterim ki danışanlarımdan sıklıkla duyduğum “bizim ailede yaşlılık şekeri var” şeklindeki açıklamanın hiçbir bilimsel tanı değeri yok çünkü böyle bir tanı yok. Bazı hekim arkadaş ve hocalarımın tip 1 ile tip 2 ayrımında anlaşılsın diye oluşturduğu bu terminoloji, birazdan bahsedeceğim, günümüz obez toplumundaki tip 2 diyabetlilerin tanıyı geciktirmelerine yol açmaktan başka işe yaramıyor. O zaman biz temel ayrımlara dönelim:


Tip 1 Diyabet:

Mutlak insülin yetmezliği söz konusudur. Pankreastaki insülin salgılaması gereken hücrelerin (beta hücreleri) tahribatı ile gelişir. Bağışıklık sistem (otoimmün) kökenli olanlar%90 (Tip 1A), bağışıklık sistem dışı(non otoimmün) kökenliler ise%10 (Tip 1B) düzeyindedir. Her iki durumda da insülin enjeksiyon tedavisi gerekir. Tip 1 diyabet tüm diyabetlilerin yaklaşık %10 kadarını oluşturur. Özelliklerini kısaca anlatmakta yarar görüyorum:

  • Genellikle 30 yaş altında (6 yaş, 13 yaş ve 20 yaş civarlarında 3 ayrı zirve var) görülür.

  • Ağız kuruluğu, çok su içme ihtiyacı, sık idrar, kilo kaybı gibi bulgular ani başlangıçlıdır.

  • Ketoasidoz diye tanımlanan, nefeste aseton kokusu ve hızlı solunum ile giden tabloya yatkındırlar.

LADA (Latent Otoimmün Diyabet): 20 yıldır tanımlanmış olan, daha ileri yaşlarda görülebilen bir tip.


Tip 2 Diyabet:

İnsülin salgısı olmasına karşın şekerin karaciğer, kas, yağ dokusu gibi dokularda hücre içine alınamaması, bu nedenle hücrelerin enerjisiz kalması söz konusudur. Yani kan damarlarındaki dolaşımda yeterince enerji, glukoz varlığına rağmen hücreler açtır. Genellikle tanı almadan yıllar önce başlayan bu süreçte toplam insülin üretim kapasitesinin yaklaşık yarısı tükendiğinde kişi hastalık hali ile tanışmaktadır. İnsülin direnci olarak tanımlanan bu tabloda erken tanı ile insülinin verimli şekilde kullanımı hastalık tablosunun gelişimini öteleyebilmektedir. Hastalığın ilerleyen yıllarında gelişen yetersiz insülin salgısı bu hastalarda da insülin tedavisini gerekli kılabilmektedir.

  • Klasik bilgide 30 yaş ve üzerinde görüldüğü söylense de obezitenin artışı sonucu son yıllarda çocukluk veya adolesan çağlarında tip 2 diyabet vakaları daha sık görülmeye başlanmıştır.

  • Bu tip diyabette ailesel genetik yatkınlık vardır. Ebeveynlerden birinde diyabet olması %40 oranında risk oluştururken, ikisinin de diyabetik olması bu oranı %80-90 düzeyine çıkarmaktadır.

  • Kişinin vücut kitle oranı ne kadar yüksekse diyabet olma oranı o kadar artmaktadır.

  • Ağızda kuruluk, çok su içme ve idrar yapma ihtiyacı, bulanık görme, el ve ayaklarda his kusurları, tedaviye rağmen tekrarlayan idrar yolu şikayetleri olabileceği gibi, sinsi seyreden, bulgu vermeyen çok sayıda vaka laboratuar tetkikleriyle tanı almaktadır.


Diyabet riski yüksek durumlar

  1. Tüm klinik şüpheli vakalar açlık plazma glukozu ile test edilmelidir.

  2. 40 yaş üzeri kişiler, kilo durumuna bakılmaksızın, 3 yılda bir kontrol edilmelidir.

  3. Vücut Kitle İndeksi (BMI) 25kg/m2 üzerinde olan ve birazdan vereceğimiz risk gruplarından birinde olmaları halinde kişiler daha erken yaşlardan itibaren ve daha sık diyabet yönünden takip edilmelidir:

    • Ailesinde diyabet öyküsü olan kişiler,

    • İri bebek doğurmuş kadınlar(doğum ağırlığı 4,5kg ve üzerinde) veya gebelik diyabet tanısı alanlar,

    • Hipertansiyonlu kişiler,

    • Trigliserid düzeyi yüksek (250mg/dL) ve HDL kolesterol düzeyleri düşük (<35 mg/dL) olanlar,

    • Polikistik over sendromu olan kadınlar,

    • Kalp veya beyin damar hastalığı geçirmiş kişiler,

    • Beslenme alışkanlıkları dengesiz kişiler,

    • Antipsikotik ilaç kullanmakta olanlar,

    • Organ nakilli (özellikle böbrek) hastalar.


Tanı kriterleri nelerdir?


Açlık plazma glukozu: En az 8 saat açlık sonrası alınan kan örneğinde bakılan değer:

  • 70-100mg/dL arası normaldir.

  • 100-125 mg/dL arası değerler BAG (Bozulmuş Açlık Glukozu) olarak kabul edilir.

  • ≥126 mg/dL ise diyabet tanısı alır.

Oral glukoz tolerans testi (OGTT): Aç karına içilecek 75 gram glukoz çözeltisinden 2 saat sonra alınan kan örneğindeki değer:

  • 140mg/dL altı değer normaldir.

  • 140-199mg/dL BGT (Bozulmuş Glukoz Toleransı) tanısı alır. Halk arasındaki adı ile gizli şeker.

  • ≥200 mg/dL ile diyabet tanısı konur.

Random (rastlantısal) glukoz testi: Günün herhangi bir saatinde bakılan kan glukoz düzeyi 200mg/dL ve üzerindeyse ve diyabetik bulgular varsa kişiye diyabet tanısı konur.


Hba1c(glikozillenmiş hemoglobin):Kan glukoz düzeyinizin son iki, üç aylık ortalamasını gösterir:

  • %5,7 altında ise ideal, normal kabul edilir.

  • %5,7-%6,4 arası değerler diyabet için adaylık veya preklinik diyabet olarak adlandırılır ve takip sıklaştırılır, yaşam tarzı değişim için uyarı bölgesini gösterir. Birçok hekim hastanın diğer bulgularını da göz önüne alarak bu aşamada tedavi başlamayı uygun görür.

  • %6,5 ve üzeri değerler, standardize edilmiş bir laboratuar sonucu ise, diyabet tanısı koydurur.


Gebelik (gestasyonel) diyabeti:


Gebelik sürecinde gelişen diyabet için bu terim kullanılır. Anne ve bebek sağlığı açısından çok önemli bu duruma yönelik tanısal testler son yıllarda toplumda oluşan yükleme testlerine karşı antipati nedeniyle tanısal yaklaşımı zora sokmaktadır. Çözüm kanıta dayalı tıptadır. Biz yine bilimsel veriler ile tabloya açıklık getirmeye çalışalım. Birazdan vereceğim risk grubundaki kişiler gebelik öncesi tarama için açlık glukoz baktırmalı, eğer yüksek bir sonuç çıkarsa gebelik öncesi tedavisi düzenlenmelidir.


Gebelik diyabeti risk grupları:

  • Kilo fazlalığı-obezite

  • Anne yaşının 35 ve üzerinde olması

  • Geçmişte gebelik diyabet öyküsü

  • Birinci derece akrabalarda tip2 diyabet varlığı

  • Daha önceki gebeliklerinde iri bebek doğurmuş olmak (4,5kg ve üzeri)

  • Polikistik over hastalığı (PCOS)

Tüm gebelere 24.-28. gebelik haftasında araştırma yapılmalı, 50 gram glukoz ile test tercih edilmelidir. Birinci saatte bakılacak plazma glukozu,

  • 140 mg/dL altında ise test normal kabul edilir.

  • 140-180 mg/dL arasında çıkanlara kesin tanı amaçlı, ek olarak 100 gr. glukoz ile 3 saatlik test yapılmalıdır.

  • 180 mg ve üzerindeki değerler ek teste gerek olmaksızın gebelik diyabeti tanısı alır, tedavi ve takipleri hekimi tarafından düzenlenir.

Gebelik diyabet tanısı olan bireyler gebelik sonrasındaki 4-12. haftalarda 75 gr glukoz ile yükleme testine tabi tutulmalı ve sonuçlar normal bireylerde olduğu gibi yorumlanmalıdır. Gelecekte tip 2 diyabet riskleri çok yüksek olduğu için bu vakalara ömür boyu 3 yılda bir düzenli diyabet taraması yaptırması önerilir.



Günümüzde tüm diyabet tiplerinin kendilerine özgün tedavi seçenekleri var ve yeni geliştirilen ilaçlar bugüne kadar olmayan düzeyde biz hekimlere ve danışanlarımıza destek oluyor. Özellikle kişinin dengeli beslenmesi, düzenli beden hareketleri (en basit haliyle yürüyüş vb.) ilaçların zamanında ve önerilen biçimde kullanılması diyabet için hedef değerlere ulaşmayı sağlıyor ve bu sayede geçmişte çok çekindiğimiz, yaşam süresini, kalitesini bozabilen komplikasyonlardan uzak kalabiliyoruz.

483 görüntüleme

Comments


bottom of page